Korkuyorsun ama karar vermelisin. Savaşacak mısın? Yoksa bırakıp kaçacak mısın?

843

Hüznünü biliyorum. Kendini garip ve nasıl diyeyim “dışlanmış”, “eksik” hissetmeni anlıyorum. Diyeceksin ki “nereden bileceksin? Kadın bile değilsin!”

Evet ama öylesi çok dinledim ki sizleri, öylesi çok ağladım ki sizlerle. Bilesin ki; gülümsedim ve coştum da, düğünlerinizde ya da evladınızı kucağınıza aldığınızda. Liseyi, üniversiteyi bitirdiğinizde, işe girip gururla beni aradığınızda ben de g
urur duydum sizlerle, başardıklarınızla.

Biliyorum, insanlar çok iki yüzlü. Seninle üzülüyor gibi yapıp sonra sırtlarını dönüyor, arkandan konuşuyor. Biliyorum, sevdiğin adama çocuğunun olmayabileceğini söylemek çok zor. Oysa ona çocuktan çok ama çok daha önemli şeyler verebileceğini anlamasını ne çok isterdin. Boğazını tıkayan o taşı, yumruğu söküp atmak, tükürmek, haykırmak, anlatmak, anlaması için gözlerine bakıp konuşmak isterdin. Ama olmuyor değil mi? İnan bana ne olur, olacak. Sadece senin dimdik ayakta durman, vazgeçmemen gerek.

Unutma zaman geçecek ve yaşam kendi acımasız döngüsü içinde devam edecek. Asla gözünün yaşına bakmayacak. Ne zaman hangimizinkine baktı ki zaten? Bir şekilde devam etmek, tutunman gerekecek. Ama karar vermen gereken; sızlanarak ya da “batsın bu dünya” tadında, depresyonda mı devam etmek, yoksa ayakta, kadınlığının, birey olduğunun farkına vararak mı devam etmek. “Üzülmek salıncak gibidir. Yapacak bir şeyler verir ama seni bir yerden bir yere götürmez!” derler. Olduğun yerde sallanarak mı devam edeceksin yoksa sana meydan okuyan yaşama karşı sende “söyleyeceklerim var!” diyerek karşı koyacak, savaşacaksın. Karar vermen gereken bu.

“Vah vah” larla zaman kaybeden annen ve/veya diğer akrabalarını susturabilecek misin? “Adamla evlenmeyip ne yapacaksın?” deyip seni çocuk bakıcısı kontenjanından kuma almak isteyen adama doğru itekleyen babana “DUR” diyebilecekmisin? Veya nasıl diyeceksin?

Hayata nasıl tutunacağın çok önemli. Önce sana yapılan dayatmaları reddetmelisin. Sana sanki bir “hiç”mişsin gibi davrananlara aldırma, aldırmamaya çalış. Bilesinki sen yaşama daha sıkı ve kaliteli biçimde tutunup başardıkça onlarda susacaklar. Biliyorum bazen bu kişiler en yakının annen ablan olabiliyor ama önemi yok. Sadece zamanını bekle. Gerekli cevabı yaptıklarınla ver lütfen. Sana özellikle duygusal bağlamda ayak bağı olmalarına izin verme. Sonuçta bir şekilde yaşamın devam edecek ve önüne çıkacak güçlüklerle başa çıkacak becerilerin olmalı bir tanem.

Çok büyük olasılıkla sana verdiğim ilaçları uzun süre kullanmak zorunda kalacaksın. Annen ve baban her zaman yanında olmayacaklar, tedavin için sürekli onlardan, ailenden yardım alamazsın ve ilaçlarını alman tedavini sürdürmen gerek. O zaman ilk ve temel kural, sosyal güvenlik şemsiyesi altına girmeni sağlayacak bir işin olmalı. Okuyabilirsin veya zanaat sahibi olabilirsin. Ama mutlaka ekonomik özgürlüğün olmalı. Kendi işini kendin görmeli, ekonomik anlamda kendi ayakların üzerinde durmalısın. Para kazanmalısın. Evlenirsen bir gün, asla baskıya boyun eğmemeli işini bırakmamalısın. Koca eline bakmamalısın. Çünkü evlat, deneyimlerimle sabit, bir gün tek başına kalıverirsin, evlilik dediğin kurum ve seninle beraber o kurumu oluşturan diğer yarın, bakmışsın ki, elin sözünü dinleyip seni yarı yolda bırakıvermiş. Uzun lafın kısası kocana değil kendine güveneceksin.

Kendine zaman ayırmalısın. Biraz egoist olacaksın, kendine bakacaksın. Haftanın en az 4 günü yürüyüş yapmalısın ve bunu yaşam tarzı olarak benimsemelisin. Çok sıkı egzersiz programından, spor salonuna gitmenden bahsetmiyorum. Senden isteğim sadece düzenli egzersiz yapman. Bir de diyetine dikkat etmelisin. Gereksiz, abur cubur yememelisin. Depresif ruh halinizin sıklıkla sizleri sürüklediği anlamsız yeme krizlerine girmemelisin. Kilo almamalısın. Aşırı kilo oksidatif protein hasarını ve damar sertliğini arttıracaktır. Her gün mutlaka süt, ayran veya kefir içmelisin. Bunları dinleyip “ne alaka” diye sorabilirsin ama unutma ki amaç yaşam kaliteni arttırmak ve bu basit önlemleri almazsan uzun vade de ciddi problemlerle karşılaşırsın.

Bu arada unuttum zannetme ama işleyeceğin en büyük günah sigara içmektir. Sigara karaciğerde bazı enzimleri tetiklediği için var olan az miktardaki östrojen düzeylerinide düşürür. Vücuduna inanılmaz zarar verir. Tedavini düzenlerken oluşturmaya çalıştığımız tüm sistemi altüst eder. Dolayısıyla sigara asla ama asla içmemelisin.

Sana yalan söyleyemem. Saydıklarımdan daha zoru, durumunu senden hoşlanan ama en önemlisi senin de çok hoşlandığın, belki sevdiğin adama söylemen. Karar vermen gereken bir an gelecek. Kendine bile söylerken çekindiğin sorununu ona anlatabilecek misin? Anlatmalı mısın? Ne zaman anlatmalısın? İlk sorunun cevabı kolay mutlaka anlatmalısın. Yalanla devam edebilecek bir süreç değil bu! İkinci sorunun cevabı ise zor. Bu yazıyı kaleme alan adamın tecrübelerine göre aileler karışmadan, olay büyümeden anlatmalısın ve o da karar vermeli. Belki de çocuk sahibi olamayabileceğinizi baştan bilmeli. Aynı zamanda bir süre sonra çevreden, aile büyüklerinizden gelen baskılara maruz kalacağınızı, bu baskılarla başa çıkmanın zor olduğunu bilmeli. Sen de kendini bu duruma hazırlamalısın. Zor bir süreç olacağını bilmelisin. Ama bunu başaran, mutlu mesut yaşayan pek çok hastam var. Evlat edinen veya oosit donasyonu ile gebe kalan, bazen de çocuk sahibi olmamayı seçen pek çok hastam olduğunu bilmelisin. İlişkinizin sağlam olması gerektiğini ve bunu sağlayacak esas ögenin sen olduğunu anlamalısın. Yaşamı gerçekten paylaştığınız, birbirinize destek olduğunuz sürece var olacaksınız. Anlamalısınız, ancak o zaman insanların kalıplaşmış ön yargıları ve söylemlerini elinizin tersi ile itip yolunuza huzurlu biçimde devam edebilirsiniz.

Umarım yolun açık olur, yaşam sana hep güzel yüzünü gösterir ve anlattıklarım bir nebze olsun sana yol gösterir evladım.

KISACA…
Yukarıda ki yazı Prematür Over Yetmezliği (Erken Yumurtalık Yetmezliği) olan yaşları 15-20 arasında değişen hastalarıma hep yaptığım konuşmanın ana ögelerinden oluşuyor. Siz bu kızlara çok yanlış bir şekilde “erken menopoz” diyorsunuz. Konunun detaylarına girmeyeceğim ama ana hatlarını en azından biraz olsun bilgilenmeniz için aktarmak istiyorum:

1. Erken yumurtalık yetmezliği toplumun yaklaşık %1’inde görülür.
2. “Erken menopoz” tabiri son derece yanlıştır. Klinik tablo benzese de bu olgularda tablo %15 civarında kendiliğinden normale dönebilir.
3. Hastaları 30 yaş altı ve üzeri olmak üzere çıkan komplikasyonlar bağlamında ikiye ayırmak gerekir. Şanssız olan grup 30 yaş altı olanlardır. Kemik kayıpları ve damar sisteminde ortaya çıkması muhtemel komplikasyon oranı bu grupta çok daha fazladır.
4. Östrojen alması gereken, sizin deyiminizle hormon tedavisi alması gereken hatta ŞART OLAN, hormon alıp almaması ASLA tartışılmayan, MUTLAKA alması gereken kadınlar 40 yaş altı erken yumurtalık yetmezliğine giren kadınlardır.
5. Hastanın yaşam kalitesini arttırmak temel hedeftir.
6. Benim en hafif anlamıyla “hoşlanmadığım” durum, erken yumurtalık yetmezliği konusunda doktorların, jinekologların veya konu ile ilgilenen çocuk uzmanlarının sıklıkla ailenin yaptığı yanlışa düşmeleri veya durumu benzer bakış açısı ile değerlendirmeleri, konuya tamamen hastanın, genç kızın, “çocuk doğurma ve gebe kalabilme potansiyeli” bağlamında yaklaşmalarıdır. Oysa bu durum toplumun baskısını bir kenara bırakacak olursak tedavi amaçlarının en alt basamaklarında yer almaktadır.

Umarım biraz olsun dikkatinizi çekebildim ve kızlarıma hep vermeye çalıştığım umudu bu yazıyı okuyan diğer yumurtalık yetmezliği olan hastalara da biraz olsun aşılayabilmişimdir.

Sevgi ve saygı ile
İyi ki varsınız…

Not: Sizlere Vancouver gezimin sosyal bilimsel yönlerinden bahsedecektim ve kararlıyım mutlaka bahsedeceğim ama daha önce de söylediğim gibi yazasınız varsa gitmiyor, akıyor kelimeler ve yazıyorsunuz. İyi pazarlar.