Yaşama Sanatı ve Sınırlarımız…

294

Kişinin sınırlarını bilmesi iyidir. Ama daha iyisi, sınırların anlamını bilebilmektir.

Popüler kültürde “sınırları zorlamak” diye bir kavram var. Ama cerrahide bedeli ağırdır. En iyi cerrah sınırlarını iyi bilen cerrahtır.

Yıllar geçtikçe yeni teknikler gelişir, yeni kuşaklar onları öğrenir ama yeni teknikler öğreniyor olmak sonucu değiştirmez. Zira sınırları çizen sadece sizin cerrahi yeteneğiniz ya da teknikler değil, ki onlar da en önemli bileşenlerdir ama, aynı zamandan hastanın durumu ve ameliyat sonrası hastalığın seyrine dair beklentinizdir.

Ameliyat yapmak sadece bistüriyi kullanmak ve bazı teknikleri öğrenmek değildir. Sonuçta ruhunun bir parçasını ameliyat ettiğin kişi ile paylaşırsın.

Profesyonellik çerçevesinde tabi ki tecrübe önemlidir. Ama yaptığın işi mekanize biçimde yaptığın, ruhundan bir parça katmadığın sürece eksik yapmış olursun ki, hastan bunu anlar.

Ve en önemlisi bir çok faktörün etkisindeki sınırlar ameliyat sırasında seni sınar, yoğurur, zaman içinde şekillendirir ve öğrenirsin; Hastaya ve hastalığına saygı göstermeyi. Sonuçta bilemezsiniz; Sen mi çok iyi bir cerrahsın yoksa tümör mü onu çıkarma izin verdi?

Ameliyatı kendiniz için değil hasta ve hastalığı için yaptığınızda işinizi gerektiği gibi yapmış olursunuz.

Aynı yaşama sanatı gibi;  egoyu tatmin etmek için değil, gerekeni yapmak için sınırları zorlamak ama karşındakine de saygı göstermek. Ertesi günü, 1 ay sonrayı düşünmek ve bu öncelik sırasını oluştururken mutlaka karşınızda bulunan kimi zaman savunmasız (hele hasta ise) bireyin süreç içinde uğrayacağı ruhsal ve fiziksel hasarı (ki bu hasar faturasındaki kalemlerden biri de mutlaka kendinsindir) objektif biçimde ön görmek bu sanatın temelini oluşturur.

Ama zordur “ego” ile başa çıkmak. “Haz ilkesi” her daim çalışır.

Freud 20 yy başında modern psikiyatrinin temellerini atıp “psikanaliz” kavramı ile dünyayı tanıştırırken önemli iki ilke ile kişinin nevrotik davranışlarının altında yatan nedenleri açıklamaya çalıştı: Haz ilkesi ve gerçeklik ilkesi.

Haz ilkesine göre, organizmanın amacı daima hazza ve doyuma ulaşmaktır. Doğuştan itibaren var olan bu yönelme engellenmeye dayanamaz. Çocuklukta çok baskındır, yaş ile azalır, “kontrol altına” alınır ama asla tümüyle yok olmaz. Oysa sosyal varlık olan insanoğlu gerçeklik ilkesine göre hazza olan yönelmesini dış gerçeklere çerçevesinde şekillendirir ve kontrol altına alır. Bu mekanizma sonradan gelişir.

Kişinin sınırlarını belirlemesi ve objektif olarak ortaya koyabilmesi “gerçeklik ilkesini” ne kadar geliştirebildiği ile ilgilidir. Ve bu durum doğal olarak aşk meşk işleri ile de yakinen alakalıdır 🙂

Sonuçta bireyi karşı cinsle olan ilişkilerinde “yetişkin” konumuna oturtan, “ne istediğini” bilerek ilişkiye başlaması ve karşılıklı paylaşım bağlamında sınırlarını bilmesi ve karşısındakine tüm bunları dürüstçe ifade edebilmesidir.

Oysa yurdum topraklarında “Neden”, sıklıkla ego kaynaklı “sahip olma” dürtüsüdür. Bu ise beraberinde çok da uzak olmayan bir gelecekte hayal kırıklıklarını getirir. Zira haz ilkesinin çalıştığı, her iki tarafında objektif bir biçimde beklentilerini ortaya koydukları dolayısıyla ilişkiye dair sınırları anlamlandırdıkları bir ilişki olmayacaktır.

Objektiflikten uzak beklentiler hayal kırıklıklarını da beraberinde getirecektir. Kaçınılmazdır. Dolayısıyla binlerce yıldır hep aynı cümle farklı ağızlarda defalarca tekrarlanmaktadır: “Ben onun için ne çok fedakarlık yaptım”

Günümüzde bu topraklarda kadın için bunu  karşılığı “onunla yattım, ona çocuk verdim, saçımı süpürge ettim” kimi zaman da “ne çok sevdim” olmaktadır. Erkek için ise acıdır ama “ona şunu aldım, şuraya götürüp şöyle yaşattım, para verdim” ve yine bazen de gerçekten hissederek “ne çok sevdim”dir.

Ve zordur. Kişinin “gerçeklik ilkesi” ne uyması ve  egosunu kontrol altında tutması.

Konuşanların cinsiyetleri değişse de fark etmez ama şöyle bir diyalog düşünün:

— Kadın “Ben gidersem yaşamında kocaman bir boşluk olur”

— Erkek “Hayır öyle bir boşluk asla olmaz ama anlamlı zamanlar da kalmaz. Ben yaşamıma anlam kazandırmak amacıyla yaşam döngümde sana zaman yaratmak için uğraşıyorum, sen boşluk doldurmak için değil, yaşamımı anlamlı kılmak için vardın”

İki kişinin paylaştıklarına dair yaşama sanatının ilk temel kuralıdır; boşluk doldurmak için değil ama hayatı anlamlı kılmak için “eylemde bulunmak”.

Sadece aşk ve dahi meşk konuları için değil, yaşamınızda paylaşımda bulunduğunuz tüm ilişkileriniz için geçerli söylediklerim: iş yerindeki ilişkileriniz, işiniz, çevrenizdeki kişilerle olan ilişkileriniz içinde çok geçerli bir kuraldır.

Sonuçta işin, işini yaptığın yer, öyle olmalı ki yaşamını anlamlı kılmalı.

Bazen neden o iş yerinde bulunduğunu bilemezsin. İşe gitmek anlamlı gelmez. Sadece gider ve de gelirsin. 2010 yılında hala İstanbul’un en lüks, muhteşem, pahalı ve benzeri sıfatlarla anılan bir hastanede çalışmaya başladım.

Bir süre içinde orada geçirdiğim zaman anlamsız gelmeye başladı. Aslında gayret ettim, sahiplenmek ve de sahiplenilmek, o döngünün parçası olmak için ama, olmadı. Bedenim orada olsa bile ruhumu orada tutmak imkansızdı, ayrıldım.

Hemen sonrası kongrede karşılaştığım hocalardan biri uzuunnn bir monolog sonunda sordu; “nasıl ayrıldın o hastaneden?”. Aslında o kadar lakırdıya gerek yoktu ve sormak istediği “öylesi güzel, geliri iyi bir kapıdan neden ayrıldın?” dı.

Nasıl anlatabilirdim ki, “ruhuma iyi” gelmediğini, olamadığını ve oralarda “kurumsallık” adı altında kurumsallık kavramı ile bağdaşmayan tutumun olduğunu ama en önemlisi “orada yaşamanın anlamlı olmadığını”.

Diğer taraftan benim “gücüm” vardı. Ayrılabildim. Ama pek çok meslektaşım ya da pek çok insan çok farklı işlerde böylesi bir lükse sahip değil. Bugünün Türkiye’sin de bunu gerçek bir lüks kabul etmek gerek.

Ama yapabildim. Aslında görüyorum ve üzülüyorum ama benden çok daha “güçlü” ve benzer yapılardan ayrılabilecek meslektaşlarım hala oradalar. Bilmem belki de her bireyin önem sırası farklı olduğu, farklı olduğumuz içindir. Ve kim bilir belki de sınırlarımız ve onları tanımlayıp anlamlandırmamız ile ilgili.

Yaşama sanatında ikinci önemli kural ise, kişinin sınırları ve beklentileri ilgilidir.

İnsanoğlu ilginç bir canlı. Yaşam savaşı içinde her bağlamda kişinin beklentilerini objektif düzeyde tutması ve becerilerini doğru değerlendirip başarılı olacağı alanlara yönelerek ilerlemesi gerekiyor.

Yapabiliyor muyuz? Hayır. Hatta Asla. Kişisel ilişkilerimizde de böyle, iş ilişkilerimiz bağlamında da. Karşı cinsten birinin kibar zarif bir davranışını “bu hatun beni istiyor” düzeyinde ele alıveriyoruz. Eğitim ve yeteneklerimizin yetersiz olduğu ayan beyan belli bir konuda galeyana gelip iş aramaya koyuluyoruz. Sonra da “baba işi kaptım yaa” diye çıkıp işi alamayınca dünyalar başımıza yıkılıyor.

Hele buralarda, “Akdenizliyik abi” söyleminin en acılısından yendiği, arabeskin dibine vurduğumuz yurdum topraklarında subjektif değerlendirmelerimiz sıklıkla abartılı oluyor.

En basit örneğini Gazze’de yaşanan insanlık dramı, İsrail’in işleği insanlık suçu sırasında görüyoruz. Sosyal medya paylaşımlarına falan bakarsanız mangalda kül bırakmıyoruz. “Muktedir” de saydırıyor: “Eyyy dünya eyy Amerika neredesin??…” falan.

Bu arada “5 milyonsunuz, tükürsek boğulursunuz” söylemleri ile zihinsel tatmin sağlandıktan sonra senden benden çok Türk olan musevi vatandaşlarımıza saydırırken biz de insanlık suçu işliyoruz.

İsrail’i kınarken vardığımız Nirvana ise; “Akdeniz” heykelini, bütün Akdeniz’deki katliamları kınayan ve kurbanları kucaklamak için kollarını açan ‘büyük ana’ nın kollarını kırarak vandalizme yeni bir boyut katıp her ülkeye nasip olmayan bir ayrıcalık ile şekilleniyor.

Peki neden bu aşırı ve anlamsız şiddet ? Neden vur deyince öldürüyoruz? Çünkü duygusal kararlar alarak, amiyane tabiri ile dolduruşa çabuk geliyoruz. İnanmak istediklerimizi duyduğumuzda mest oluyor ve gerçekliğini sorgulamadan inanmaya başlıyoruz, aslında inanmak istiyoruz.

Son birkaç yıldır yaşananlar çerçevesinde değerlendirirsek “Küresel güç”, “Ortadoğu’nun hamisi” Türkiye söylemleri ile çoşan bizler, an itibarı ile gerçeklerle yüzleştiğimizde, Türkiye olarak elimiz kolumuzun bağlı olduğunu anladığımızda öfke ve çaresizlik ile şiddete başvuruyoruz.

Oysa biraz objektif olabilsek uzun zamandır dış politikada kaybettiğimiz mevzileri daha net görebiliriz belki.  Ama bunu yapabilmek için gerçeklerle yüzleşebilecek cesaretimizin olması gerekiyor, aynı politikacılarımızda olması gerektiği gibi.

Ancak o zaman Türkiye olarak olası tehditlere karşı daha güçlü, bireysel bağlamda da  işimizde ve yaşantımızda daha dingin olmayı başarabiliriz.

Neyse konuyu sıkı dağıttım 🙂 Ama sonuçta tüm konuştuklarımız hayat, yaşam kavgası ve yaşama sanatı ile ilgili değil mi? Sınırlarımız ve bizler.

Yaşadıkça öğreniyoruz. Bu bitmeyen süreç içinde sınırlarımızı, paylaşmayı, sevmenin hatta sevişmenin farklı boyutlarını, öğreniyoruz. Bu uzun ve zor yolculukta yaşamı anlamlandırdığımız ve yanımızda olan dostlarımız önemli.

Ve güçleniyoruz. Hayatı, sevinci, mutlu olmanın içimizdeki yansımalarını ve yaşamın güzelliklerini paylaşabilmeyi anladığımız sürece, güçleniyoruz.

Sonuçta yaşamımızı kendimiz için anlamlı kılacak farkındalığımızın olması ve kişisel sınırlarımıza, becerilerimize karşı objektif olmamız yaşama sanatı dediğimiz, doğumdan ölüme sergilediğimiz, bu büyük gösterideki performansımızı beliyor.